Anasayfa / Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik / İnsanların Ölüm Karşısında Gösterdiği Psikolojik Tepkiler

İnsanların Ölüm Karşısında Gösterdiği Psikolojik Tepkiler

Ölüme ilişkin sorgulama; yaşamın anlamlandırılmasında önemli rol oynamaktadır. Ölüm düşüncesi kimi için stres kaynağı  iken, kimi için stresten kurtulma yolu; kimi için bir yok oluşken,kimi için de ölümsüz bir yaşamın başlangıcıdır.

Kimileri daha önce ölmüş  sevilen bir kişiye kavuşma, onunla yeniden birleşme inancını dile getirmektedir.Ölümü bir son, hiçlik,yok oluş, kişiliğin sona ermesi olarak görenler için ölüm,yaşamı  ve ilişkileri kesen,bozan,sona erdiren bir düşman anlamına gelmektedir.Yaşamı ve ölümü bir bütün olarak algılamak problemlerin çözümünde daha etkin bir katılımı sağlar.Beraberinde sorumluluk almayı getirmesinin yansıra yaşamın daha zengin algılanmasını ve mutlu olmayı  da sağlamaktadır.

Ölümün yaşamın bir parçası  olduğunu açıkça ve cesaretle kabullenmek, hayatı ve kendimizi bütün olarak algılamamızın ön koşuludur. Kişi ölümü tam anlamıyla kabullendiği zaman onun ruh sağlığını  gerçek anlamıyla kazanmış  olduğu düşünülür.

Ölüm düşüncesinin insan yaşamına etkisi kaçınılmazdır; ancak aşırı, ölçüsüz,patolojik şekilde ortaya çıkan ölüm düşüncesi, insanın psikolojisini olumsuz etkileyebilmektedir.Bu nedenle insanın dengesini koruması  açısından, ölüm düşüncesinin sınırlarını belirlemek önemlidir.

Ölüm karşısında geliştirilen tutumlar denge ve uyumunu yitirdikçe, bireyin kaygı düzeyi artmakta,çevreye uyum sağlaması güçleşebilmektedir.Ölümün tanımı  gibi ölüme karşı tutumlar da kişisel özelliklere, topluma, dine,kültüre göre değişkenlik göstermektedir. Bu değişkenlik kişinin kendi dışındaki insanların ölümü veya kendi ölüm ihtimaline karşı  da görülmektedir.İnsanlar çevrelerindeki bireylerin ölümleriyle ilgili olarak yaşadıkları  yaşantılardan yola çıkarak,ölüme ilişkin tutumlarını  geliştirmektedirler.

Kişinin kendi ölümü karşısındaki tutumları;ölümü isteme,ölümü kabullenme,ölümü kabullenmeme ve ölüme meydan okuma şeklinde 4 ana başlık altında toplanabilirken; başkalarının ölümünde buna yas tutma sürecide eklenmektedir.Bu tutumları  kısaca  şu  şekilde tanımlayabiliriz:

1.Ölümü Kabullenmeme

Eski kültürlerde büyük bir ilgi konusu olan ve bu nedenle varlığını  her yerde hissettiren ölüm,günümüzün modern toplumunda dışlanmakta ve toplumsal yaşayışın görünen parçası olmaktan çıkarılmaktadır. Cinsellik, refah ve mutluluk düşüncesinin hakim olduğu günümüzde,ölümü hatırlatan ve hatırlatabilecek her  şeyden uzak kalmak çağdaş bir davranış biçimi olarak yer almaya başlamıştır.

Utanç verici bir olgu olarak algılanmaya başlanan ölüm,adeta sosyal olarak kendisinden bahsedilmesi yasak bir tabuya dönüşmüştür. Birey ölümü yadsıyarak mücadele edilmesi gereken bir hastalık ya da aşılması gereken bir engel olarak algılamaktadır. Modern insan, yaşamının her alanından uzaklaştırmak istediği ölümü, hastane odalarına taşımakta, ayrıca ölüleri gözden ve  şehirden uzak, mezarlıklara veya film sahnelerine hapsetmeye çalışarak ölümün duygusal yükünden kurtulmaya çalışmaktadır.Ölüm,insan yaşamının sınırlarının dışına itilmiş bir durumdadır.Ölüm,üstü örtülen ve rahatsız edici bir nesneye dönüşmüş tür. Bu durumda yas tutmak da saklanması  gereken ve rahatsız edici bir olgu haline gelmektedir.

Ölümü yadsıma ve onun varlığını reddetmenin,maskeleme ve bastırma  şeklinde iki yolundan söz edilebilir.Maskeleme; ölümü hatırlamamak, onunla hiç karşı  karşıya gelmemek, onun hakkında düşünme fırsatı  bulmamak için kendini günlük işlerine,çalışmalarına vermek, hayatı çok yoğun olarak yaşamaktır.Bastırma ise ölüm kavramını bilinçten atarak etkisiz hale getirmektir.Çoğu insan ileriye dönük planlarında ölümü hiç düşünmemekte, bu dünyada sonsuza kadar yaşayacakmış  gibi bir tavır arzusu sergilemektedir.

2.Ölüme Meydan Okuma

Bütün insanlarda ?ölümsüzlük arzusu? psikolojik bir gerçek olarak varlığını hissettirmektedir.İnsan bir yandan ölümle uzlaşmaya çalışırken bir yandan da ölümsüzlüğü özler.Godin,insanların ölüm gerçeği karşısında iki farklı  şekilde hareket ettiğini belirlemiştir. Birincisi,kaçınma ve narsistik korunma hareketidir. Bu köklü bir yaşama isteği, daha yaşama ve ölümü dışlama ihtiyacının bir ifadesidir.İnsanda sonsuza dek yaşama arzusu vardır.İkincisi, ?tamamlanma arzusudur?. Bu daha iyi yaşama, farklı yaşama arzusu  şeklinde kendini gösterir.

Her iki durumda da insan, hayatını  kesintiye uğratmaksızın devam ettirme ve sonsuza kadar var olma özlemini dışa vurur.Fromm?a göre ölüm ve ölümle ilgili bazı adet ve uygulamalar da aynı  arzuyu dışa vurmaktadır.

Çeşitli törenlerde ve inançlarda  sergilenen, insan bedenini muhafaza ederek saklama düşüncesi,ölümsüzlük arzusunun en belirgin dışa vurumudur. Ölüm düşüncesini bastırmak ve ölüme karşı duyulan korkuyu azaltmak için uygulanan, ölüyü gömmeden önce onu süsleme ve güzelleştirme, esasen ölümsüzlüğe duyulan özlemi anlatmaktadır.

Ölümsüzlük arzusu, inanç ve düşünce olarak farklı  şekillerde dile getirilmiştir.Ölümsüzlük tanımı içinde maddi, biyolojik, sosyal ve ruhi ölümsüzlük kavramlarından bahsedilmektedir.Maddi ölümsüzlük; ezeli ve ebedi olan sadece madde olduğundan insanın da maddi özü bakımından ölümsüz olabileceği görüşüne dayanmaktadır.

Biyolojik ölümsüzlükte ise ölümden sonra yeniden dirilişe, bir başka alemde ölümsüz olarak hayatın devam edeceğine inansın ya da inanmasın çoğu insan, bu dünyada biyolojik bir çerçevede de olsa ölümsüz olmaya arzu duyar. Bazı insanlarda kendilerinin ölümünden sonra başkalarına faydalı olacak eserler ve çalışmalar bırakarak ölümsüz olma düş ünceleri vardır. Bu anlayış çerçevesinde ölüm sonrası insanlığın ortak tarihine kavuşmak, ölümlülük karşısındaki en büyük avuntudur.Bu sosyal ölümsüzlüğü tanımlar.

Ruhun ölümsüzlüğü inancı çok eski dönemlere dayanır.Bu inançlarda bedenin ölümünden sonra ruhun yaşamaya devam edeceği ve sonsuza kadar varlığını  sürdüreceği düşüncesi vardır.

3.Ölümü isteme

Çağdaş kültürde bilinçli ya da bilinçdışı olarak yaşanan ölüm isteği,sanıldığından daha yaygındır.Freud?un ?ölüm içgüdüleri? dediği  şey bir bakıma (yaşamaya olduğu kadar) ölüme,hayatın aslı  olan cansız maddeye dönmeye duyulan istek ve eğilimdir.

Jung, bu anlamda biyolojik temele bağlı bir ölüm içgüdüsünü hiç kabul etmez;fakat ona göre manevi hayata işaret eden bir başka içgüdü vardır.İnsanın bilinçaltında varlığını kuvvetle hissettiren ölüm isteği ve özlemini,ana rahmindeki rahat ve huzurlu hayata dönüşün bir ifadesi olarak yorumlar. Jung?a göre bu eğilim psikolojik hayatın ileri gelişimini engelleyen bir ?gerileme?(regresyon)dir. Hayat mücadelesinde insanın düşmanı kendi dışında değil,kendi içindedir; onu beraberinde taşımaktadır.İnsanda sakinliğe sessizliğe,rahatlığa,denge ve uyuma olan eğilim, ölüme duyduğu özlemdendir.

4.Ölümü kabullenme

Çeşitli varoluş felsefelerinde ölümü kabullenme tutumuna rastlanır. Bunlardan bazıları ölümü hayatı  sürdürmemizdeki temel sebep olarak görürken bazıları ise ölüme yaklaşmanın fizyolojik bir son değil, var olmaya bir tehdit olarak algılandığı görüşünü savunur.Ölümü cesaretle kabullenmek psikolojik olarak sağlıklı yaşamın bir ön koşulu olarak görülür. Eğer kişi ölümlülüğünün ve hiçliğin bastırılmış gerçekliğiyle cesaretle yüzleşirse, daha sağlıklı bir ruhsal yapıya sahip olabilir. Çünkü kişi ne kadar çok ölümsüzlük yanılsaması içinde yaşarsa yaşasın,aslında kendi ölümlülüğünü bilir.Bundan dolayı ölümsüzlük yanılsaması kişide bunalım ve psikolojik olarak iyi olmama haline neden olacaktır.

5.Yas tutma

Kişinin bir yakının,tanıdığı ve sevdiği birinin ölümünü görmesi oldukça acı  verici bir durumdur.Onların ölümünün ardından şiddetli ruhsal acı ve elemler yaşamak doğal bir durumdur.Normal yas süreci çeşitli evrelerden oluşmaktadır. Birinci evre  şok,uyuşukluk,inkar ve inanmama evresidir.Birkaç hafta süren ve yoğun olarak yaşanan duygu olan  şok ve uyuşukluk ardında yadsıma ve inanmama ise günlerce ve aylarca sürebilmektedir.İkinci evre ise kaybedilen kişiye özlem ve ardından gelişebilecek depresif belirtilerin gözlendiği evredir.Genellikle 5-14 gün arasında doruk noktasına çıkmakta ama daha uzun sürebilmektedir.Yasın üçüncü evresinde yeni şartlara uyum sağlamadır. Bu dönemde kişi insanlarla ve çevresel etkinliklerle yeniden ilgilenir,yeni bir denge kurmaya çalışır. Kimileri için bu evre 6-8 hafta kimileri içinde aylar hatta yıllar sürebilir.Dördüncü evre, kimliğin yeniden kurulması evresidir.Kişi yeni ilişkiler kurar sevdiği biriyle yeni roller üstlenir. Geride kalanların yaklaşık yarısının bu evrede yas yaşantısından bazı yararlar yada deneyimler edindikleri tespit edilmiştir.

Bazen yaslar normal dışı bir seyir izlerler; bazıları çok karmaşıklaşır bazıları patolojik bir hal alır.Karmaşık denen yas özellikle çocukta ve yaşlıda sıkça görülür.Patolojik yas, zihinsel yaşamın işleyişini önemli ölçüde bozarlar, dolayısıyla benlik algısını ciddi şekilde yıpratırlar. Bazı kimseler ölen kişinin ölümünü bir türlü kabullenemez, onun her zaman hayatta olduğunu varsayar.Bazıları  da kendisinin bir parçasını kaybetmiş gibi bir duyguya kapılır.Ölenin arkasından acı çekme ve yası gereksiz olarak değerlendiren ?ölümün önemi yoktur?  şeklinde düşünenler de vardır.

Böylelerine göre zaten ölen kişinin hayattayken hiçbir faydası  yoktur,dolayısıyla üzülmeye değmez.Ölenin arkasından kendisini suçlayan, bu ölümden kendisini sorumlu tutanlar vardır.Son olarak zihni sürekli ölen kişi ile meşgul olan, yas döneminde kendini onunla özdeşleştiren,onun hastalığını  ve ölümünü yeniden yaşayan, kendini onun yerine koyan ve ona benzemeye çalışan kimselere de rastlanır.

Hakkında Admin

PdrGünlüğü sitesinin kurucu ve editörü olarak yaklaşık 6 yıldır burada yazıyorum. Uzmanlığım çocuk ve ergen psikolojisi olmakla beraber temel amacım mesleğimiz için faydalı paylaşımlarda bulunmaktır.

İlginizi Çekebilir

Yas ve Kayıp Karşısında İnsanlar Ne Yaşar

Pek çok insan yaşamı boyunca sahip olduğu iş, eşya ya da sağlık gibi kendisi için …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir