Anasayfa / Pedagoji / Çocuk Gelişimi / Erikson’un Psikososyal Gelişim Kuramı

Erikson’un Psikososyal Gelişim Kuramı

Erikson, bireyin çevresiyle etkileşim içerisinde, yaşamı boyunca, kimliğini kazandığına dair kuramıyla; “kimlik bunalımı”, “ters kimlik” gibi kavramlarıyla, insana ve kişilik kuramlarına çağının ötesinde ve çağından farklı bir bakış açısı getirmiştir. İnsanın saldırganlık ve cinsel dürtülerden ibaret olan bir iç yapısına sahip olduğunun vurgulandığı bir asırda, insana değer veren, onu yücelten ve diğer bilimlerin bakış açılarını da insan psikolojisine yansıtabilen bir yaklaşım keşfetmişti. Fakat egemen(!) bilimin görmezden gelişi, Erikson’un dilinin çevrilmesinin ve anlaşılmasının çok çetrefil olması, onun tanınmasını yavaşlatmıştır. Bu çalışmamızda tüm yönleriyle Erickson’u ve kuramını sizlerle paylaşacağız. Öncelikle Erikson’un kişilik kuramının özetini, yaşamını, fikirlerini etkileyen unsurları ve eserlerini sonra ise kuramını açıklayacağız.

Bu çalışmadaki amacımız; Erikson’un literatüre kaydettiği yenilikleri sizlerle paylaşmanın yanında, bu tespitler sonucunda, eğitim yaşantımıza yön verebilme yeteneğimizi arttırmaktır. Bu amaçla başta çocukluk çağları olmak üzere sekiz evreyi incelerken, bu çağları nasıl daha iyi değerlendirebileceğimizle ilgili şemalar zihnimizde oluşabilir.

Erikson’a göre kişi, çevreyle etkileşim içerisinde, yaşam boyunca büyür. Bunun için Erikson’un kuramı “psiko-sosyal gelişim” olarak da adlandırılmıştır. Benlik, gücünü yavaş yavaş ve yaşam boyunca elde eder. Erikson bu gelişimin sekiz evrede oluştuğunu öne sürer. Bu sekiz dönemden her birinin kendisine özgü gereksinimleri, yerine getirilecek görevleri, çözülecek sorunları, duyarlı yönleri, dönüm noktaları, ve özgül bunalımları (kriz) vardır. Normal kişilik gelişmesi, bu gereksinimlerin karşılanması, sorunların çözülmesi, görevlerin uygun zamanda yerine getirilmesi, bunalımların atlatılması ile gerçekleşir. Böylelikle, çatışma denilen şey aslında sürekli, ve durmak bilmeyen bir süreçtir. Ve yine Erikson’a göre “bu çatışmaların çözümleri kültürden kültüre değişmektedir” (Kulaksızoğlu, 1999 s. 31).

            Aşamalı-türeyim ilkesi gereğince, her çağ, o döneme özgü temel bir çekirdek çatışmanın çözümünü içerir. Bu çekirdek çatışma, benliğin ruhsal-toplumsal gelişme süreci içerisinde aşması gereken bir dönüm noktası, bunalım, kriz olarak yer alır. Her çatışmanın biri olumlu, biri olumsuz iki karşıt kutbu vardır ve bu çatışma hiçbir zaman bütünüyle kesin bir çözüme kavuşmaz. Önemli olan, olumlu kutbun olumsuza göre üstünlük oranıdır, yine de karşıt olumsuz öğe çekirdek olarak bulunur.

Erikson’un Yaşamı

Erik Homburger Erikson, Almanya’nın Frankfurt kentinde, Danimarkalı bir ana babanın oğlu olarak dünyaya gelmiştir. Daha doğmadan, babası annesini terketmiş ve Erikson Baden Eyaletinin Karlsruhe kentinde, annesi ve üvey babasının yanında büyümüştür. Üvey babası Theodor Homburger, Alman Yahudisi olan bir çocuk hekimidir. Biyolojik babası ile ilgili bu sır Erikson’dan saklanır ve yıllarca Erick Homburger olarak bilinir. Yahudi bir babanın sarışın, mavi gözlü, İskandinav tipli oğlu olarak hem Yahudi arkadaşlarınca hem de diğerlerince hep dışlanır. “Kimlik bunalımı” kavramını psikiyatri literatürüne kazandıran kişi böylelikle kendisi de kimliğiyle ilgili sorunlar yaşar. Sonraları kimlik, kimlik bunalımı ve kimlik kargaşası kavramları Erikson’un düşüncesinde çok önemli bir yer tutmuştur.

Genç erikson, Karlsruhe’deki lise eğitimi sırasında sanat konusundaki yeteneğini belli eder. Liseden sonra bir yılını Karaormanlarda, İtalya’da ve Alplerde gezerek geçirir. Yaşam üzerine düşünür, resim yapar, notlar alır. Bu gezginlik yılından sonra önce Karlsruhe’de, daha sonra Münih ve Floransa’da sanat eğitimi yapar.

1927 yılında, yüksek okuldan arkadaşı olan Peter Blos, Erikson’u Viyana’ya davet eder. Psikanaliz eğitimine devam etmekte olan Blos, o sıralar yine Viyana’ya psikanaliz olmaya gelen New York’lu Dorothy’nin dört çocuğunun eğitimini de kendi sorumluluğuna almıştır. İngiliz ve Amerikalı hastaların ve öğrencilerin çocukları için kurduğu yeni okulda çalışacak bir arkadaş aranmaktadır. Erikson bu teklifi kabul eder. Blos ve Erikson okullarını değişik bir biçimde örgütlerler. Çocuklar ders planının yapılmasında katkıda bulunmakta ve kendilerini serbestçe ifade etmektedirler.

Erikson bu dönemde Mrs. Burlingham aracılığıyla Freud ailesiyle tanışır. Anna Freud tarafından analiz edilmeye başlanır. Aynı zamanda bir ilkokul öğretmeni olan Anna Freud özellikle çocuk psikiyatrisi üzerinde çalışmaktadır. Anna Freud’un etkisiyle, Erikson da dikkatini çocukluğa çevirir. O yıllarda psikanaliz, sonraları geliştirilen katı kurallara sahip olmadığından, Anna Freud’la analiz dışında da görüşürler. Erikson böylelikle hem öğretmenliğini sürdürür, hem de Viyana Psikanaliz Enstitüsüne devam eder.

1929 yılında, Kanada doğumlu bir Amerikalı olan Joan Mowast Serson ile evlenir. 1933 yılında Viyana’yı terkederler. O sıralar tanıştığı, Imago Dergisinin kurucularından olan Viyanalı Hans Sachs, Erikson’u kendisinin çalışmakta olduğu Harvard Tıp Fakültesine, Boston’a davet eder. Erikson kısa bir süre Danimarka’da kaldıktan sonra, kentin tek çocuklu analisti olarak Bostan’a yerleşir ve Massachusets General Hospital ve Harvard Tıp Fakültesinde çalışmaya başlar.

Erikson, Cambridge’deki genç toplumbilimcilerden çok etkilenir. Özellikle Margareth Mead ve Ruth Benedict’in görüşleri Erikson’un, insan gelişimindeki kültürel farklılıklara odaklanan yaklaşımında etkili olurlar. Yalnızca üç yıl kaldığı Boston’da klinisyen ve araştırmacı olarak iyi bir ün yapan Erikson bundan sonra Yale Üniversitesi İnsan İlişkileri Enstitüsüne geçer. 1938 yılında Güney Dakota’ya giderek Pine Ridge Yerleşim Bölgesinde yaşayan Sioux Kızılderili Kabilesinin çocuklarını inceler. Bu çalışmalar sırasında, toplumsal ve tarihsel güçlerin çocuk yetiştirme biçimlerini etkileyişi konusunda edindiği gözlemler, ruhbilime ve toplumbilime önemli bir katkı olmuştur.

Erikson, 1939 yılında Berkeley’e gider ve bu kez orada bir balıkçı kabilesi olan Yurok Kızılderililerini inceler. Berkeley’den 1950 yılında ayrılır ve Masschusets’de Stocckbridge’e yerleşerek gençlerle çalışmaya başlar. 1960 yılında Harvard’a profesörlüğe çağrılır. Orada, yaşam süreci konusundaki kuramını, özellikle “kimlik bunalımı” kuramını anlatma olanağı bulunur. 1972 yılında San Fransisco’da Mount Zion Hospital’de psikiyatri konsültanı olarak çalışmaya başlar. Sonraki yıllarda da eski ilgi odaklarını koruyarak çalışma ve yazılarına devam etmiştir (Erikson, 1984 s. 53).

EVRELER KARMAŞA OLASI SONUÇLAR
Olumlu Kutup Olumsuz Kutup
1. 0-1 yaş Güven Güvensizlik Anneye güvenli ya da güvensiz bağlanma
2. 2-3 yaş Özerklik Utanç ve Kuşku Özerkleşme ve bağımsızlaşma girişimlerinde başarı veya başarısızlık
3. 3-5 yaş Girişkenlik Suçluluk Toplum tarafından onaylanma, istenilen hedeflere bilinçli ya da bilinçsiz yönelim
4. 6-11 yaş Çalışkanlık ve Başarı Aşağılık Duygusu Bireysel ve sosyal bilinç yeterliliği kazanma ya da kazanamama
5. Erinlik Kimlik Kazanma Rol Karmaşası Olumlu ya da olumsuz benlik algılaması kazanma
6. Ergenlik Yakınlık Yalıtılmışlık Başkalarıyla olumlu ya da olumsuz sosyal ilişkiler kurma
7. Orta yaş Üretkenlik Durgunluk Aile, toplum ve insanlığın gelişimi için, olumlu ya da olumsuz değerler kazanma
8. Yetişkinlik Benlik Bütünlüğü Umutsuzluk Yaşamdaki sevinç ve üzüntüler ile, ölüme karşı benlik bütünlüğünü koruyarak geliştirmede, başarı ya da başarısızlık

Kişilik Kuramı

            Erikson’un kişilik (gelişimi) kuramı, insan yaşamının sekiz zaman dilimine bölünmesiyle oluşan birbirinden farklı çağlardan oluşmaktadır. Bu zaman dilimlerinin ortak bir özelliği, olumlu ve olumsuz iki kutbunun oluşudur. Yani güven kazanımı olumlu bir kutup iken; onun karşıtı, güven kaybı ise olumsuz bir kutuptur. İnsanın, her çağda kazanması gereken nitelikler, yaşaması gereken tecrübeler, çözmesi gereken problemleri vardır. Olumlu ve olumsuz kutuplar arası yaşanan üstünlük çabası, çatışma olarak ifade edilir. Her devrede yaşanan çatışmaların sonucunda, kazanılanlar ve kazanılamayanlar sonraki aşamaları etkilemektedir. Bu da her devrin diğerleriyle ilişkili olduğunu göstermektedir. Eğer birey bu devrelerdeki çatışmaları çözüme kavuşturamazsa gelişimi beklenen düzeyde olmaz. “Başka bir anlatımıyla birey, bir evrenin spesifik karmaşasını çözüme kavuşturamazsa, kişilik gelişimi bu evreye takılacağı için, tam olarak gelişemez” (Aydın, 2000 s. 85). Eğer birey bir devrenin gelişim düzeylerini tamamlayamamışsa diğer devrelere bu çözümsüzlükler taşınır ve sonraki dönemlerde çözümlenmesi ise ihtimal dahilindedir.

Erikson’un Psiko-seksüel Kuramının Aşamaları

  1. Temel Güvene Karşı Güvensizlik( 0-1 yaş )

Bebekler hayatlarının ilk zamanlarında çevrelerine ve dünyaya güvenip güvenmeyeceklerine dair bir kanaat edinmektedirler. Bebeğin ilk psiko-sosyal görevi güvenmeyi öğrenmektir. Bu devrede bebeğin, annesiyle tensel teması son derece yüksek frekansa sahiptir. Annesiyle olan duygusal bağlılığı çok önemlidir. Eğer bebeklerin fizyolojik (beslenme, temizlenme, dinlenme, uyku) ihtiyaçları giderilirse; bebeklerle sevecen, tutarlı, düzenli bir ilişki geliştirilirse, bebek kendisinin sevildiğinden emin olursa, kendisini güvende hissedecek ve hayatının devam etmesi için her hangi bir engel hissetmeyecektir. Böylelikle mutlu ve iyimserlik duygularına sahip bir birey olabilmektedir. Bu güven kazanımı sadece anneye yönelik değildir. Anne birincil güven vericidir. Fakat babanın ve çevrenin vereceği güvene de bebeğin ihtiyacı vardır. “Buna göre, güven duygusu, özellikle annelerin, bebeklerinin beklenti ve gereksinimlerini düzenli olarak giderdikleri takdirde oluşur” (Aydın, 2000 s. 85).

Eğer bebek kendisini güvende hissetmezse, ileriki yaşlarında davranış anormallikleri, kişilik bozuklukları ve uyumsuzlukları gösterebilir. Duygusal olarak reddedilen, gereksinimleri giderilmeyen bebekler, çevrelerine güvenemezler, kendilerini değersiz hissederler. Değersizlik, karamsarlık, kararsızlık ve yetersizlik kaygıları artar. Peki bu güvensizlik ileriki yaşlarda daha olumlu yaşantılar haline çevrilebilir mi? Evet çevrilir. Çünkü Erikson, Freud’un aksine; bir devrede takılan bireylerin, diğer devrelere, çözülmemiş problemleriyle geçebildiklerini, sonraki devrelerde ise bu sorunlarını çözümlemeye çabalamakta olduğuna değinmiştir. Kendini güvende hissetmeyen bebekler annesi yanında olmadığı zaman ağlarken, kendini güvende hisseden bebeler anneleri yanlarından ayrıldığında da ağlamazlar.

  1. Utanç ve Kuşkuya Karşı Özerlik ( 1-3 yaş )

Çocuklar bu yıllarda sürekli yeni şeyler öğrenme çabası içindedirler, bu sebeple, kendilerini ve çevrelerini tanımaya başlarlar. Sürekli keşfetme çabası hakimdir. Bu dönemde çocuklar bağımsızlık ihtiyacı hissederler, bununda giderilmesi içinde özerklik isterler. Çocukların yeni ilgilerine karşı ebeveynlerin tutumları, çocukların bu devrede bağımsızlığa karşı utanma ve kuşkuculuk duygularını yaşamasına sebep olur. Eğer ebeveyn çocuğunun ilgilerini sınırlandırmaz, sorularını yanıtlarsa; çocuk, ebeveyn desteğini ve güvenini bir çok aktivitesinde alabilirse, hem kendi özerkliğini sağlamış olacak, hem de “ben kendimim”, “başkalarının malı değilim” diyebilecektir. Yapılabilecek rehberlik çalışmalarıyla çocukların yetenekleri ilgileri keşfedilecek, kendine güvenme, saygı ve kabul edilme duygularını yaşaması sağlanacaktır.

Çocuğun her merakına müdahale eden, yeni şeyler tanımasına, kendisini ifadesine fırsat vermeyen, çocuğunu sürekli olarak sınırlandıran ve ona seçme hakkı vermeyen ebeveynler, utanç içinde kıvranan her şeyden gereksiz yere kuşkulanan bireyler yetiştirmektedirler. Bu çocuklar kendilerinden düşüncelerinden bedenlerinden çevrelerinden utanır ve kuşkuya düşerler. Özsaygılarını yitirirler. Ellerinden gelse dünyanın gözlerini kör edeceklerdir. Fakat bunun yerine kendilerinin görünmez olmasını istemek zorundadırlar.

Ebeveynlerin tutumları destek ve güvenleri, pekiştireçleri, sağlıklı yönlendirmeleri, çocuğun bu karmaşayı nasıl yaşayacağını belirleyen en önemli unsurlardır. Çocuklar herhangi bir şeyde başarısız olduklarında suçlanmamalı eleştirilmemelidir.

  1. Suçluluğa Karşı Girişimcilik Evresi ( 3-6 yaş )

Çocukların büyümesi için salgılanan hormonlar, onların çok enerjik bir fizyolojisinin olmasını sağlar. Çocuklar bu sebeple aşırı hareketlidirler. Bu fazla enerji, çocuğun bir takım yeni aktivitelere yönlenmesine sebep olur. Yaptığı her davranış ebeveyninin hoşuna gitmeyebilir. Çocuklar akletmeden bir çok aksiyon içindedirler. Çocuğa ne yapıp-yapmaması gerektiğinin anlatılması, çocuğun kendisini ifade etmesine alternatif yollar sunulması, fizyolojik enerjisini boşaltabileceği eğitsel ve oyunsal yaşantıların oluşturulması, çocuğun girişken bir yapıya sahip olmasına, istediğini elde etmek için meşru tüm alternatifleri göz önünde bulundurarak yeni yöntemler geliştirebilmesine sebep olabilmektedir. “Kişiliğinin farkında olan çocuklar bu evrede kendilerini başkalarıyla karşılaştırır, cinsiyet ayrımının farkedebilirler. Keşfedicidirler, yeni deneyimlerden hoşlanırlar, kendi bakımlarını üstlenebilirler” (Pullukçu, 1994 s. 15). Bir takım ebeveynler, çocuklarına doğruları ve yanlışları anlatmayı denerken bir kısmı ise çocukları engellemektedir. “Ana babalar yalnız yasaklama ve yönlendirme yollarını kullanmakla kalmamalı; çocuğa, ne yapıyorlarsa bir anlamı olduğuna ilişkin derin, neredeyse bedensel bir inanma sağlayabilmelidirler. Son kertede, çocuklar engellemelerden değil, bu engellemelerin toplumsal anlamlarının yokluğu ya da yitiminden ötürü nevrotik olurlar” (Erikson, 1984 s. 7).

Aksine çocuğu cezalandırarak sınırlandırarak, tutarsız kararlar alarak engelleyen ebeveynler, kendine güvenemeyen ve girişken olmayan, çekinik kişilik sahibi çocukların yetişmesine neden olmaktadırlar.

Çocuklar bu devrede okul yaşamına hazırlanırlarsa enerjilerinin büyük bir çoğunluğu etkili eğitim yaşantıları haline dönüşerek sağlıklı ve akılcı bir yönlendirmeye tabi tutulmuş olurlar.

Bu dönemde:

  1. çocukların kendi istekleriyle bir şeyler yapmaları cesaretlendirilmeli
  2. çocuğun başarılı olması için uygun ortamlar hazırlanmalı
  3. çocuğa önce kolay işler daha sonra zor işler verilmeli
  4. çocuğun yaptığı hataya anlayış göstermeli, kendi hatasını bulmasını sağlanmalı
  5. çocuğun yaptığı işler önce sık sonra rasgele zamanlarda olumlu pekiştireçlerle ödüllendirilmelidir (İlgar, 1995 s. 63).

“Çocuk sorumluluk duygusu geliştirdikçe, kendi sorumluluk alışına izin veren roller, işlevler ve kurumlar üzerine biraz içgörü kazandıkça, alet ve silahları kullanmakta, anlamlı oyuncakları işletmekte ve daha küçüklerin bakımlarını üstlenmekte haz verici bir başarı duygusu bulacaktır” (Erikson, 1984 s. 18).

  1. Aşağılık Duygusuna Karşı İşyapıcılık ( 6-12 yaş )

Çocuklar, artık okullu olmuşlardır ve yepyeni bir çevre, yepyeni ilişkiler ve dünya öğrenmişlerdir. Öğretmenler, arkadaş ve akran grupları, klikler çocuğun önem verdiği şeyler arasındadır. Ebeveynler, öğretmenler, bu devrede çocuklarla olan ilişki biçimlerine göre çocukların başarı veya aşağılık duygularını yaşamalarına sebep olabilmektedirler. Okulda başarılı olan çocuklar evde ve okulda aldıkları geribildirimlerle başarı duygusunu yaşamakta ve olumlu bir akademik benlik geliştirmektedirler. Başarısız çocuklar desteklendikleri ve hiçbir başarı kaydedemedikleri sürece olumsuz bir akademik benlik algısı geliştirir, derse okula öğretmene başarıya karşı olumsuz bir tutum sergiler. Kısacası reddederler.

Eğitimde bireyselleştirmelere giderek, insanların kendi öğrenme hızlarına göre eğitim verilmesi başarılı öğrencilerin başarısızlar nedeniyle geri kalmalarına engel olabileceği gibi başarısız öğrencilerin aşağılık duygusunu çok daha az yaşamasına neden olabilecektir. Bunun için mümkün olduğunca eğitim bireyselleştirilmeli, sosyalleşmeyi sağlayacak ara derslerle akran grupları bir araya getirilmelidir. Çocukların zeka düzeylerine göre verilecek sorululuklar, onların başarmasını sağlayacak ve daha büyük başarı duygularını yaşamaları için onları motive edecektir.

  1. Rol Karmaşasına Karşı Kimlik Evresi ( 12-18 yaş )

Bu evre ergenliğin içinde bulunduğu dönemdir. Ergenler başta kendilerinin kim olduğundan, yaşamın amacından, hayatın sonundan, geleceğini nasıl yönlendireceğinden tutunda dünya görüşlerine, yaşam biçimlerine kadar bir çok kimlik problemini çözümlemekle uğraşırlar. Bütün problemlerine bireysel çözümlerini aramaktadırlar. Tıpkı bir tünele girmişlerdir. Adı kimlik olan bu tünelde kendilerine en uygun kimlik yapısını seçip o tünelden çıkmaya uğraşırlar. Bir kimlik kazanma çabası sürer gider. En doğrusuna karar vermek için kimliklerin çoğu elbise gibi giyilip çıkarılır. Bu yaşanan karmaşayı “kimlik bunalımı” olarak isimlendirebiliriz. Kimi ergenler tünelden çıkamaz. Başarısız olurlar ve bir kimlik geliştiremezler. Kimi ise kendisinin değerlerini kimsenin kabul etmediğini görerek, toplumsal olmayan değerlere sahip gruplarla birlikte olarak “ters kimlik” geliştirirler.

“Ergenler temel iki sorunla ilgilenirler: kendilerini ne olarak hissettikleriyle karşılaştırmalı olarak başkalarının kendisini nasıl hissettikleri” (Erikson, 1984 s.26). Ergenler, bu dönemde geleceklerini planlamak zorunda oldukları için, onlara mesleki rehberlik çalışmaları yapılarak ileride bir statü kazanması sağlanmalı, toplumsal rolüne hazırlanmalıdır.  Bu dönemde akran gruplarının, ergeni kabulü gene çok önemlidir. Diğer ergenlerce onaylanmak isteyen ergenler, eğer ebeveyn ve büyüklerince ve akran gruplarınca kabul görürse kimlik gelişiminde başarılı olurlar. Ayrıca “akran gruplarının onayına duyulan gereksinim, ergenin tüm kişiliğini kuşatabilir. Böyle durumlarda ergen, grup kurallarını yücelterek varlığını belirlenmiş bir amaç için adayabilir” (Aydın, 2000 s. 90). Ahlaki normların, tartışıldığı, derin düşünsel bir yapının hakim olduğu bu devrede ergenler kendilerinin örnek alacağı insanlara muhtaçtır. Bunun için etkin özdeşlim modelleri sunulmalıdır.

  1. Yalnız Kalmaya AKINLI KURMA EVRESİ ( 18-26 yaş )

Kimlik bunalımını sağlıklı bir şekilde çözüme kavuşurmuş genç yetişkinler, yeni dostluklar ve daimi olacak arkadaşlıklar edinmek isteyecektir. Kendi kimliğini başkalarınınkiyle kaynaştırmaya istekli ve gönüllüdür. Bunlardan en önemlisi ise evlilik yapacağı insanla yaşayacağı iletişimdir. Sosyal bir çevre ve yeni sosyal ilişkiler kuracaktır. Diğer insalarca kabul görme, onay alma sıkı ve kalıcı dostluklar kurma bu devrede kazanılması gereken niteliklerdir. Bu süreçte başarılı olan genç yetişkinler diğer insanlarla olan birlikteliklerinde yakınlık duygusu yaşarken, başarısız olanlar yalıtılmışlık, uzaklaşma duygularını ve bunun ezikliğini yaşayacaklardır.

  1. Duraklamaya Karşı Üretkenlik Evresi ( 26-50 yaş )

Birey, bu devrede hayatından birinci dereceden sorumlu alan tek kişidir. Orta yetişkinlik diye ifade edilen bu zaman diliminde, eski birikimlerinden faydalanarak yeni şeyler üretme aşamasındadırlar. Gelecek kuşakları oluşturma ve onlara  yön verme çabası hakimdir. “Etkin bir hayat, etkin bir üretimle mümkün olur”  bu devreyi anlatmak için en önemli sözcük bütünüdür. Toplumsal faydalar gözetilerek alınan sorumluluklar yerine getirilir. İnsanlar adına bir şeyler yapma çabası gayet açık görülebilir.  Bu devrede problemli kimlik sahibi bireyler, kendilerinin de bir parçası olduğu toplumun faydalarını Gözetmenin önemini umursamayarak, bu günlerde sıkça örneğini gördüğümüz sorumsuz çıkarcılıklarla meşgul olmayı daha faydalı bulmaktadırlar. Kendi başlarına kendi dünyalarını oluşturma ve “başımın dışındakinden bana ne” anlayışıyla bankaların, kamu faydasına kurulmuş kurumların gelirlerini çalarak daha müreffeh bir hayat sürme çabalarının, bu evredeki aksaklıklardan meydana gelmiş olabileceğini düşünüyoruz.

  1. Umutsuzluğa Karşı Benlik Bütünlüğü Evresi (50- )

Son yetişkinlik olarak adlandırılan bu evrede, kişi o yaşına kadar yapıp ettiklerinin, “yapması gerekirken yapamadıklarının”, “yapmaması gerekirken yaptıklarının” hesabını, bir iç muhasebesini yapmaktadır. Kendi hayatını kendi gözüyle değerlendirmektedir. Nelerin eksik olduğunu, nelerin tam olduğunu gözlemlemektedir. Adeta kendi imtihanının sonuçlarını kavramaya çalışmaktadır. Çünkü ölüm gelmiştir ve kapıdadır. Belirlediği amaçları gerçekleştirebildiğini gören bireyler, mutluluklarını devam ettirebilmekte, buna karşılık amaçlarını gerçekleştiremeyen bireyler bir hayal kırıklığı yaşamaktadırlar. “Bu dönemin en güzel ürünü, anlamlı yaşantılarla dolu dolu geçirilmiş bir ömrün armağanı halinde gelen “damıtılmış  kimlik” örüntüsüdür” (Aydın, 2000 s. 91).  Bunun aksine diğer bireyler, boş bir yaşam geçirmekten hayıflanmakta, ölümü korku ve kuşkuyla beklemenin acısını duymaktadırlar. Çevresiyle iletişimi kopmuş, hırçın, anlamayan ve anlaşılmayan kişilikleri vardır. Duyarlı ve sınırlı bir anlayış onlarla kurulabilecek en doğru iletişimdir.

Hakkında Admin

PdrGünlüğü sitesinin kurucu ve editörü olarak yaklaşık 6 yıldır burada yazıyorum. Uzmanlığım çocuk ve ergen psikolojisi olmakla beraber temel amacım mesleğimiz için faydalı paylaşımlarda bulunmaktır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir