Anasayfa / Klinik Psikoloji / Ergenlik ve Yetişkinlik Dönemlerinde Ölüm Algısı

Ergenlik ve Yetişkinlik Dönemlerinde Ölüm Algısı

Ergenler ruh ya da hayalet gibi formların var olup olmadığını, eğer varsa, ölünce neler olduğunu ya da meydana gelen fiziksel değişiklikleri sorgulamaya başladıklarında, onlarda da ölüm kavramı daha soyut bir nitelik kazanır. Soyut düşüncenin gelişmesiyle ölümü hayal etmek, onun için endişelenmek, karmaşık zihinsel etkinliği gerektirdiği için ergenler ölüm kavramıyla farklı şekilde ilgilenmeye başlarlar.

Sembolik olarak düşünebilme, metaforlar ve kuramlar oluşturabilme durumu ve kendi düşüncelerini analiz edebilme yetileri gelişir. Ergenler ölüm kavramının belirsizliğini algılayarak, dinsel ve felsefi yorumlama yapmaya başlamakta ve bu kavram onlar için giderek daha soyut bir hal almaktadır. Böylece ölüm durumunun sonuçları daha iyi kavranabilir.

Elkind (1967) ise ergenlik döneminde, ergenin ben merkezli oluşunun ölüme bakışını da etkilediğini vurgulamıştır. Ergenin kendi kişisel biricikliğine olan inancı, kendisinin ölüm ile karşılaşmayacağı inancına dönüşebilmektedir. Buna bağlı olarak, kayıp yaşayan ergenler güçlü inkâr, öfke, suçlanma, üzüntü sevdiğine kavuşma (intihar fikirleri) gibi duygusal tepkiler verebilmektedir. Olası belirtiler olarak da suça yönelme, ilaç, alkol kullanımı, bedensel yakınmalar, depresyon, intihar davranışları ve okul başarısızlığı gözlenebilmektedir.

Ergenlerde riskli davranışlar ve bu davranışların, ölüm kaygısı ve ölümü kişiselleştirme ile ilişkisinin araştırıldığı bir çalışmada; yüksek risk taşıyan davranışlar, ölüm kaygısıyla olumsuz yönde ilişkili bulunurken, erkeklerin kızlara göre daha yüksek riskte davranışlara sahip olduğu, fakat ölüm kaygılarının,kızların ölüm kaygısından daha düşük olduğu bulunmuştur. Ölümü tanımlamaları istendiğinde öğrencilerin çoğu ölüm kavramını olumsuz, soğuk, bir şekilde tanımlarken; kızların ölümü daha olumlu hayal ettiği görülmüştür. Kızların erkeklere oranla bu dönemde ölüm kaygısını daha fazla yaşıyor olması cinsiyetin ergenlerde ölüm kaygısı ile ilişkisini göstermesi açısından çarpıcıdır.

Görüldüğü gibi, ölüme bakış açısı çocukluk ve ergenlik döneminde değişim göstermektedir. Bu durum bireyin zihinsel gelişim süreci ve öğrenmeleriyle paraleldir. Çocuk ve ergenlerin ölüme ilişkin bu kavrayışlarının farkında olmak; ebeveynlerin, öğretmenlerin ve ergenin yaşamında önemli olan diğer bireylerin, onlara yaklaşım biçimine katkıda bulunabilir. Eğitimci ve ebeveynlerin çocuk ve ergenlere yaklaşım biçiminde ya da model olma tarzında olumlu yönde bir farklılaşma oluşturulursa, bireyin ölüm algısı ve kayıpla baş edebilme davranışı bu durumdan olumlu yönde etkilenebilir.

Yetişkinlik Döneminde Ölüm Kavramı

Yetişkinlerde ise ölüm kavramı karmaşık ve çok değişken bir yapıdadır. Yetişkinlerin ölüm kavramı; sosyal, kültürel geleneklerin, inançların, kişisel ve duygusal konuların, dini doktrin ve kavramsal anlayışların bir bileşkesidir. Yetişkin için ölüm; temel olarak biyolojik bir olaydır, tüm yaşananlarla gelebilir, yaşam çemberinin son aşamasıdır, kaçınılmaz ve geri döndürülemezdir. Sonuç olarak ölüm, bedensel fonksiyonların bozulmasının sonucunda gelişen bir durumdur.

İnancın ölüm algısı üzerindeki etkisine dikkat çeken Thalbourne (1996), yetişkin bir grup olan psikoloji öğrencilerinin ölüm olayına bakış açılarını incelemiştir. Araştırmada sonucunda, öğrencilerde ölümden sonraki hayata inancın yüksek olduğu ve bu inancı taşıyan öğrencilerin ölüm kaygısının düşük olduğu ortaya çıkmıştır. Ölümden sonraki hayata inanış biçimi daha çok reenkarnasyona (insanın ölümden sonra başka bir bedenle tekrar dünyaya gelmesi) inanış biçiminde görülmüştür.

Tatz?ın (1973) farklı yaş gruplarını içeren araştırması da ölümden sonra bir diğer yaşama inancın ölüm korkusunu azalttığını ortaya koymuştur. Onlara göre ölümden sonraki yaşama inanç, ölüm korkusuna karşı bir savunma işlevi görmektedir. Ergenlik dönemindeki yoğun duygusal tepki ya da kaçış, yetişkinlikte, daha oturmuş bir bakış açısına yer bırakmıştır. İnanç ve ölüm algısı ilişkisine dikkat çeken bir diğer araştırma, Gibbs ve Achterberg-Lawlis (1978) tarafından yaş ortalaması 49 olan kanser hastaları üzerinde yapılmıştır. Bulgular, dinsel inancı kuvvetli olan hastalarda düşük düzeyde ölüm korkusu olduğunu ortaya koymuştur. Bu araştırmalar, yetişkinlik döneminde inancın ölüm kaygısını azaltmadaki önemini göstermesi açısından önemlidir.

Feifel ve Branscomb?un (1973) inanç ve yaşın etkisini ortaya koyan çalışmasında ölümü tanrıdan gelen bir şey olarak görenlerin (üç farklı yaş grubu; 10-29, 30-49, 50-79) ölümden korkmadıkları ortaya konmuştur. Bu çalışmada ayrıca, ölümü inkar etme davranışının 50-79 yaş grubunda, 30-49 yaş grubundan; 30-49 yaş grubunda ise 10-29 yaş grubundan az olduğu görülmüştür. Yaş ve inanç düzeyi, kişisel ölüm korkusunun temel iki belirleyicisi olarak bulunmuştur. Buna göre birey yaşı ilerledikçe ölümü daha fazla kabullenmekte ve inançlı olmak bu süreci kolaylaştırmaktadır.

Ölümün bir son olarak görülmesi ile ilgili olarak, Diggory ve Rotham?ın (1961) 15-55 yaş arası bireyleri inceledikleri araştırmada; ölümü bir son olarak gören ve kendine güvenini destekleyecek geleceğe yönelik hedeflere sahip bireylerin, ölümü, bu hedeflere ulaşmayı engelleyici bir faktör olarak algıladığı ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla; ölümün varlığı birey için korku vericidir. Ölüm korkusu düzeyi en çok, hayatta sahip olunan ya da hedeflenen rollere göre değişmektedir. Ölümü bir son gibi görmeyen bireyler için ölüm, hayattaki hedeflerini engelleyici bir faktör olmamaktadır. Buna ek olarak, kültürün etkisine dikkat çeken Madnawat ve Kachhawa?nın (2007) dünyadaki yaşlı nüfus bakımından ikinci sırada yer alan Hindistan?da yaptıkları araştırmada, kadınların ve kısmen daha yaşlı olanların daha fazla ölüm kaygısı belirttikleri ortaya çıkmıştır.

Ayrıca, ailesiyle yaşayanların tek başına yaşayanlardan daha fazla ölüm kaygısı belirttikleri belirlenmiştir. Bu durumun Hindistan?daki büyük ve birbirine bağlı aile yapısı ve sevilen kişilerden ayrılma kaygısı ile oluştuğu düşünülebilir. Bu da yetişkinlik döneminde kültürün ve o kültüre bağlı yaşam tarzının etkisini görmek açısından önemlidir.

Sonuç olarak ölüm kavramının yetişkinler için anlamı çocuk ve ergenlerinkinden farklılıklar göstermektedir. Yetişkinlik döneminde önemli olan, kültür, inanç sistemi ve yaşam biçimi gibi kavramlar, ölüme bakışı ve ölüme ilişkin duyguları etkilemektedir. Buna ek olarak, Koç?un (2002) da vurguladığı gibi, yaşlılık dönemi gelişim basamaklarının son kısmı olduğu için birey bu dönemde hayatın sınırlılığı ve yok oluşun kaçınılmazlığı ile yüzleşir.

Artık ölümü erteleyebileceği bir gelişim dönemi kalmayan birey, teslimiyet ya da tümüyle inkar yolunu seçebilmektedir. Düzenli bir dini geçmişe sahip olmayan bir birey bu dönemde ölüm, yaşam ve varoluş olgularını anlamlandırma ihtiyacından dolayı dine bağlanabilir. Bu konuda, çocukluk ve ergenlik dönemindeki öğrenme yaşantılarının etkisi de inkar edilemez. Ölümü anlamlandırma çabası, birçok araştırmaya konu olmuş olmakla birlikte, soyut ve karmaşık yapısı nedeniyle ilgi görmeye devam etmektedir.

Hakkında İdris Gündüzalp

PdrGünlüğü sitesinin kurucu ve editörü olarak yaklaşık 6 yıldır burada yazıyorum. Uzmanlığım çocuk ve ergen psikolojisi olmakla beraber temel amacım mesleğimiz için faydalı paylaşımlarda bulunmaktır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir